Merhabalar Sevgili Yeniden Umutla Dolmuş Orlando Magic Severler,
Geçen yazımı hatırlarsınız, oldukça karanlık bir tablo çizmiştim. Grant Hill’in dönüşünün takım içi dengeleri oldukça bozacağından dem vurmuştum. Bu işin içinden çıkacak Koç’un da kesinlikle Brian Hill olmadığını söylemiştim. Peki, ne oldu da yazıya yukarıdaki gibi iyimser bir giriş yaptım? Yoksa söylediklerimin hiçbiri çıkmadı mı? Sezon başlangıcımıza bakarsınız (Son Denver maçından sonra 6-3 ve NBA 4.süyüz) haksızmışım gibi gözükebilir ama, sadece neticeye bakarak değerlendirme yapmak son derece yıkıcı sonuçlar doğurabilir.
Sevgili Dostlar oynadığımız 9 maçın üçünü izleme, diğerlerini de olabildiğince internetten canlı anlatım ve özetlerle takip etme şansı yakaladım. Hani bir tabir vardır ya “Çıplak gözle görmeden anlayamazsın.” diye, araya beyaz ekran girse de sahada olan bitenin ve tüm hareketin aynı karede görülebildiği bir sporun takipçisi olmak işinizi biraz daha kolaylaştırıyor. Ve gördüm! Gerçekten neler olup bittiğini gördüm ve gözlerime inanamadım kimi zaman, hatta hayretler içinde kaldım. Geçen sene bıraktığımız takım bu olamazdı. Gerçekten gördüm ve tüylerim diken diken oldu. Korkularım gerçekleşmek üzere! Şimdi kâbusumu sizlerle paylaşmak istiyorum, ne olur kızmayın.
Gördüğüm manzara dehşet vericiydi gerçekten. NBA’in bu sene değiştirdiği maç topu oyunculara göre zaten korkunçtu. Hele bir de bu korkunç topu o ufacık delikten geçirmek yok mu! Bu sene bu iş geçen senekinden çok daha zor. Çünkü bu korkunç topu isteyen adam sayısı o kadar çok ki! Hele bizim takımda! O eski topu hiç çekinmeden birbirlerine ikram eden, “Ben çok oynadım al biraz da sen oyna.” diyen takımdan neredeyse kimse kalmamıştı. Herkes yeni topu kendinde istiyordu. Tıpkı bayramda alınan hediyeleri ufak kardeşlerin paylaşamaması gibi bunu da paylaşamıyorlardı. Ve bu duruma müdahale etmesi gereken, kavgayı bitirmesi şart olan babaları sadece kenardan bu kavgayı seyrediyor, hatta hediyeyi almayı hak eden çocuğunu anlamsız bir şekilde çekip oda hapsine yolluyor, yaramaz çocuk ise haylazlığına devam ediyordu. Gerçekten bir basketbol takımı izler gibi değildim, birbirini ölesiye kıskanan kıskanç kardeşler, ihmal edilen bir-iki akıllı çocuk ve doğru yanlışı ayıramayan bir baba!
Grant Hill’in dönmesi ve Stevenson’ın anlaşmayı kabul etmeyip takımdan ayrılmasıyla beşimiz farklı bir formata büründü. İşte sorun bu noktada büyümeye başladı. Her seferinde söylediğim gibi Grant Hill ama en önemlisi Koç Brian Hill bir şekilde bir orta yol bulup G.Hill’in ilk beşte değil de yedekten gelip takıma katkı yapması konusunda anlaşmalıydılar. Geçen yıl Detroit’e transferi söz konusu olan G.Hill bir röportajında, hangi takım olursa olsun en iyi katkıyı yedekten gelerek verebileceği düşünülüyorsa bunu zevkle yapacağını söylemişti. Orlando’nun bu yıl içinde sezon sonuna kadar play-off yarışında olabilmesi için geçen sezon oturan kadroya en az bir skorer yedek katkısı yapabilmesi gerekirdi. Böyle bir adam da serbest oyuncu piyasasında mevcut olmadığı için mevcut kadro içinde bu role en yatkın isim Grant Hill’di. Üstelik kafaca kendini bu işe hazırlamıştı Hill. Draft’ten alınan Redick (Sahi nerelerde bu çocuk, gören var mı?) ve Miami’den alınan Bogans ilk beş için gözüken makul adaylardı, hatta Ariza bile. Fakat Koç her nasılsa hazırlık kampında inanılmaz hırslı gözüken Hill’i ilk beşte başlatmaya karar vermişti. Bir düşünsenize ilk beşte savunma yönü kuvvetli Bogans başlıyor, rakibin skorerini yıldırıyor, yavaşlatıyor ve ilk periyodun sonuna doğru oyuna giren Hill yorgun rakibi ya da onun yerine giren yedeğin önünde tam bir skor makinesi halini alıyor. Orlando’ya borcunu ödemeye ant içmiş adam yorulmaya başlayan rakiplere karşı dinç bir şekilde oyuna başlıyor, onlarla birlikte yorulmadan.
Ama maalesef bu cesur kararı verebilecek bir Koçumuz yok. Geçen sene Francis’i (Knicks’e gittiğinden beri oynadığı oyuna bir bakın) yola getirmeye çalışıp tam manasıyla bütün sezonu batıran, kimi zaman intihar edercesine hep aynı beşe takılıp kalan, rotasyon konusundaki bilgileri hakkında ciddi tereddütler yaratan bu adam bizim Koçumuz! Shaq’lı kadroyla finalleri gören takımımızın koçu olduğu için Orlando halkının sevgilisi ama artık ne bu lig o eski lig ne de karşısındaki Koçlar eskisi gibi gelenekçi. Hatırlayın Larry Brown’ı, Sixers’a final oynatan o efsane koçu, hakkında methiyeler düzülen adamı. Knicks’teki halini gördünüz. Peki, neden bu derece dibe vurdu? Çünkü Iverson’ı yoktu, takımın liderliğini üstlenebilecek karakterli bir oyuncu bulamadı, 130 milyonluk takımda bir tane bile bulamadı. Bu noktada geçmişini kısaca bir hatırladığımızda da zaten süper yıldız potansiyelinde olan genç yıldızlar dışında basketbola hiçbir oyuncu katkısı olmadığını göreceğiz. Tıpkı Brian Hill gibi.
Günü kurtarmaya çalışanlar yarını kaybetmeye mahkûmdur. Geçen yılın sonunda bariz bir şekilde görüldüğü üzere bu takımın iskeleti Nelson – Howard – Türkoğlu üzerine kurulmuştu. Üçünün makine intizamında çalıştığı ve paylaşımcı olduğu her maç bir şölen havasında geçmişti. Sezon sonunda, yeni sezon hazırlıkları başlamadan Otis Smith bir açıklama yaptı ve dedi ki “Bu takımın omurgası şekillenmiştir, bundan sonraki çalışmalarımız bizi finallere taşıyacak kadroyu Nelson – Howard – Türkoğlu etrafında kurmak için olacaktır. İşte bunun için Battie’yi tuttuk, çok ümitli olduğumuz Ariza’yı bırakmayacağız ve en uygun karışımı sağlayacağız.” Daha sezon başlamadan belli olan bir hedef, hedefe varmak için güvenilen 3 uyumlu oyuncu ve sadece günü kurtarmaya çalışan bir Koç! Sezonun ilk antrenmanlarından birinde, 7 Ekim günü yapılan antrenman maçında Hill’li bir as kadro kurduğu an, zaten kendisine geçmişteki Final’den başka saygı duymamı sağlayacak hiçbir şey olmayan Koç’a karşı tüm saygımı kaybettim. Nerede, ne zaman sakatlanacağı belli olmayan, karakterine asla tek kelime laf edemeyeceğimiz ama basketbolu eskisine hiç mi hiç benzemeyen, eski bir süper yıldızı, sanki hiçbir sorun yaşamamış gibi ilk beşe koymak önce o takımdaki gençlere saygısızlıktır. O gençler ki bu sezona taraftarının umutla bakmasını sağlamış, o gençler ki süper yıldız olma yoluna girmiş şahsiyetlerdir. Grant Hill ilk beşte, hatta ve hatta daha da ileri gidiyorum 1. skor tercihi olarak takımda oldukça, üzerindeki süper yıldız etiketi yüzünden tüm toplar ona gidecek, diğer oyuncuların hücuma katılımları azalacak ve en önemlisi geleceğin Tim Duncan’ı olarak gösterilen Dwight Howard’ın gelişimi sekteye uğrayacaktır. Bu da yetmezmiş gibi, “Yok birbirimizden farkımız” diyerek takımı kalkındırmaya çalışan oyuncular birden kıskançlık krizine girecek, Hill’e karşı kendilerini ispat etme yarışına başlayacaklardır. Ki maalesef başladılar bile.
Nelson her topu inanılmaz şekilde kendi zorluyor, top kaybı maç başına 4’e ulaştı, potayı görme ihtimali % 1’in altına inmedikçe asla ve asla pas düşünmüyor, pozisyon hızlı hücum olsa bile boş adamı görmüyor keza Dooling ve Arroyo’nun hali de pek farklı değil. Bu üçlü takımı oynatması gereken, oyun kurması gereken oyuncular. Bu üçünün görevi takımı yükseltmek, asla kendilerini değil. Maç başına 20 sayı yapması işten bile olmayan Howard’ı beslemek. Onlar ise hücumlarda Hill’den önce top kendi ellerine gelirse, çok büyük bir olasılıkla sadece ve sadece potaya dönüyorlar. Ve bu takımın koçu buna müdahale bile etmiyor.
G.Hill yavaş yavaş ilk 3-4 maçtaki formundan uzaklaştı. Arka arkaya günlere gelen maçların sadece birinde oynatılacağı açıklandı. İlk maçlardaki güleç yüzünden eser kalmadı. Şut yüzdesi düştü. Belki takım 6 maç kazandı ama bunların hiçbirinde Hill başrolde değildi. Ve bu takımın koçu buna hala müdahale etmiyor.
Kıskançlık krizindeki oyuncuların Howard projesine vurduğu balta ve meydana gelen hasar gittikçe büyüyor. Howard maç başına 5-6 şut kullanarak nasıl süper yıldız olabilir. Bu çocuğun geçen sene savunma eşleşmelerinde sorun yaratan bir orta mesafe şutu vardı, artık o da yok. Sıradan bir pota altı oyuncusu olmaya mahkûm edildi. Yani takımımızdaki Battie sayısı ikiye çıktı diyeceğim neredeyse! En acı verici olanı ise, seyrettiğim her üç maçta da yakaladığım bir ortak nokta: Nelson veya Hidayet’le yaptıkları bir tek pick and roll oyunu dışında Howard üzerine kurulu tek bir çizili oyun yok! Hiçbir hücumda birinci skor tercihi Howard değil! Howard sayılarının çoğunu hücum ribauntları sonrası veya zorlama atışlardan buluyor. Ve bu takımın koçu hala ben bu takımın koçuyum diyebiliyor.
Hiçbir maçta, hiçbir oyuncu üzerine birebir işlenmiş, çizilmiş bir oyun göremedim. Oyuncular dengesiz eşleşmeleri bile değerlendirme konusunda tereddütte kalıyorlar. Buna kendi kendine cesaret edebilen sadece Hidayet ve G. Hill var. Zaten Hidayet tamamıyla rakibin skorerini tutmakla görevlendirildiği ve hücumda da 3 sayı çizgisi dışına mahkûm bırakıldığı için başka bir skor tercihi da kalmıyor, zorlama atışlarını saymazsak. Bu arada Seattle maçını getiren o gerçekten çok zor şutu nasıl soktuğu gözümün önüne geldi de duygulandım biraz… Neyse devam edelim…

Oyuncu rotasyonu konusu ise başlı başına üzerine kitap yazılabilecek nitelikte. Oyuncular bu derece psikolojik açıdan yorulmamalı. Örnek olarak Hidayet’in iki maçını verebiliriz. Washington ve Indiana maçlarında, birinde ilk periyotta 14 birinde 10 sayı atıyor ve 2. periyotta yanında 8-9 dk oturtuyor Hidayet’i dahi koç! Sıcak eller soğuyor, Washington maçı son anda kazanılıyor, Indiana maçı veriliyor. Aynı uygulamayı bir bakıyorsunuz Howard için, bir bakıyorsunuz Battie ya herhangi başka biri için yapıveriyor. Maça ısınan her kim varsa hemen yanına alıyor. Ödül mü, ceza mı yoksa cehalet mi?
Bütün bu olumsuzluklara karşın Orlando şehrinin play-off’lara olan özlemi ve isteği gitgide büyüyerek oyunculara pozitif etki olarak yansımakta. Hiç susmayan seyirci devamlı takımı ateşliyor. Kaç sayı geriye düşülürse düşülsün asla susmuyor. Kaybedilen Sixers maçı da dahil olmak üzere muhteşemdiler. Üstüne üstlük seneler sonra iç saha maçlarında ilk kez hiç boş koltuk kalmadı. Seyircimize kocaman bir “Helal Olsun!!”.
Şimdi siz bana, nasıl olur da NBA’de en başarılı 4. dereceye sahip olan takım hakkında bu kadar umut kırıcı şeyler söyleyebiliyorsun, sen yoksa içimizdeki İrlandalı mısın !?! diyebilirsiniz. Ne derseniz deyin bana, dökün içinizi, kızın, bağırın, çağırın ama ne olur siz de gelin aldanmayın bu allı pullu görüntüye. Brian Hill bu takıma iki beden küçük geliyor. NBA ilerliyor, Hill yerinde sayıyor. Oyuncu yetiştirip geleceğimizi kurtaracak, bu sırada tam manasıyla bir takım olmamızı sağlayacak bir koça ihtiyacımız var. Takıma antrenman verecek koç değil, takıma karakter verecek ve önce kazanmayı sonra da kaybederken bile kazanmayı, her gün ama her gün mutlaka kazanmayı ve ilerlemeyi öğretecek bir koç gerekli bize. Otis yalvarıyorum sana yazın söylediklerini hatırla ve ipleri eline al, buna çok ihtiyacımız var, senin gibi düşünen birine…
Yine de umutluyum, olmak zorundayım, çünkü ben bu oyunculara sonuna kadar inanıyorum!
Bu takım Brian Hill’e rağmen play-off yapacak!
Siz de inanın!
Cenk Yavuz
cenkovich@yahoo.com